Risale-i Nur’ a hizmet kalbe rahat, rızka bereket, vücuda sıhhat verir
Risale-i Nur benim bedelime sizlerle görüşür, derse müştak yeni kardeşlerimize güzelce ders verir. Nurlarla ya okumak veya okutmak veya yazmak sûretindeki meşguliyet; tecrübelerle kalbe ferah, rûha rahat, rızka bereket, vücuda sıhhat veriyor.
Şualar, s. 410.
HAŞİYE:
Risale-i Nur şâkirtlerinden ve ahiret hemşiremizden Asiye namında hir hanım eliyle o mübarek emaneti aldım.
Risale-i Nur’a hizmet geçim kolaylığı sağlar
Risale-i Nur’un bir talebesi, Risale-i Nur’a çalışmadığının bir sebebi, derd-i maîşetin ziyadeleşmesi olduğunu söyledi. Biz de ona dedik: Risale-i Nur’a çalışmadığın için derd-i maîşet sana şiddetlendi. Çünkü bu havalide her talebe îtiraf ediyor ve ben de ediyorum ki: Risale-i Nur’a çalıştıkça, yaşamakta kolaylık ve kalbde ferahlık ve maîşette sühûlet görüyoruz.
Kastamonu Lahikası, s. 93.
Ben, pek katî bir sûrette ve bine yakin tecrübelerim neticesinde katî kanaatım gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki; Risale-i Nur’un hizmetinde bulunduğum günde, o hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maîşetimde bir inkişaf, inbisat, ferahlık, bereket görüyorum. Hem orada iken, hem burada çok kardeşlerimden aynı haleti hissettim ve ediyorum. Ve çoktan îtiraf ediyor ki, "Biz de hissediyoruz" derler. Hatta, size geçen sene yazdığım gibi, benim pek az gıda ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş.
Hem İmam-ı Şafiî’den (r.a.) rivayet var ki, "Halis talebe-i ulûmun rızkına ben kefalet edebilirim"
demiş. "Çünkü rızıklarında vüs’at ve bereket olur." Madem hakîkat budur ve madem halis talebe-i ulûm ünvanına Risale-i Nur şakirtleri bu zamanda tam liyakat göstermişler; elbette şimdiki açlık ve kahta mukabil, Risale-i Nur hizmetini bırakmak ve zarûret-i maîşet özürüyle, maîşet peşine koşmak yerine en iyi çare, şükür ve kanaat ve Risale-i Nur talebeliğine tam sarılmaktır.
Evet, her tarafta, bu derd-i maîşet herkesi sarsıyor. Ehl-i dalalet bundan istifade eder; ehl-i diyanet de, kendini mazur bilir, "Zarûrettir; ne yapalım" der.
Demek ki, Risale-i Nur şakirtleri, bu açlık ve zarûret musîbetine karşı yine Nurla mukabele etmeli. Her şakirdin vazifesi, yalnız kendi îmanını kurtarmak değil; belki başkasının îmanlarını da muhafaza etmeye mükelleftir. O da, hizmete ciddî devam ile olur.
Kastamonu Lahikası, s. 148.
Risale-i Nur’ a hizmet maddî ve manevî sıkıntılardan kurtarır
Bugünlerde herkes sıkıntıdan şekva ediyor. Adeta manevî havanın bozukluğundan, maddî ve umûmi bir sıkıntı hastalığınıvernıiş. Hatta bana da bir gün sirayet etti. Bizim her derdimize ilaç olan Risale-i Nur ile meşgul olanlarda, o sıkıntı hastalığı ya yok veya pek azdır.
Kastamonu Lâhikası
Çok tecrübelerle ve bilhassa bu sıkı ve sıkıntılı hapiste katî kanaatim gelmiş ki, Risale-i Nur ile kıraaten ve kitabeten iştigal, sıkıntıyı çok hafifleştirir, ferah verir. Meşgul olmadığım zaman o musîbet tezauf edip lüzumsuz şeylerle beni müteessir eder.
4-Risale-i Nurdan istifade etmeye çalışacak,(mektubat 26.mektup)
Nura Kardeşliğin Şartları
1-Hakiki olarak Risale-i Nurun neşrine çalışacak, ,(mektubat 26.mektup)
2-Beş farz namazı kılacak, ,(mektubat 26.mektup)
3-Yedi kebair den uzak kalacak, ,(mektubat 26.mektup)
yani Katl, zina, şarap, ukuk-u vâlideyn (yani kat-ı sıla-i rahim), kumar, yalancı şahadetlik, dine zarar verecek bid’a lara taraftar olmaktır. ,(barla L.m.257)
Nur Talebeliğinin Şartları
1-Risale-i Nuru kendi malı gibi ve telifi hissedip kabul edecek, ,(mektubat 26.mektup)
2-Risale-i Nura sahip çıkacak, ,(mektubat 26.mektup)
3-Hayatının en mühim vazifesi Risale-i nur neşri ve hizmeti bilecek. ,(mektubat 26.mektup)
Dost,Kardeş,Talebenin Hükmü
1-Nura dost olan kişi bediüzzaman ın dellallık cihetiyle kuran mücevherini risale-i nurdan ders alacak, ,(mektubat 26.mektup)
bir derste olsa, ,(mektubat 26.mektup)
2-Nura kardeş olan kişi ibadeti yönüyle şahsı manevinin hayırlarına hissedar olur, ,(mektubat 26.mektup)
3-Nura talebe olan kişi beraber ilahi dergaha yönelecek kalbi bir bağ kuracak kuranı hakimin hizmetinde el ele verip tevfik ve hidayet isteyecek…,(mektubat 26.mektup)
DostiKardeş,Talebenin Said Nursi(h.z)nin yanındaki Kazancı1-Eğer Talebe ise her sabah ismiyle bazen hayaliyle Bediüzzamanın yanında bulunur hissedar olur, ,(mektubat 26.mektup)
2-Eğer Kardeş ise birkaç defa hususi ismiyle ve suretiyle Bediüzzamanın uhrevi kazanca hissedar olur, ,(mektubat 26.mektup)
3-Eğer Dost ise farzları yapıp günahlardan çekinirse umumi olarak Bediüzzamanın duasına dahil olur,(mektubat 26.mektup)
An şart ki bu üç tabaka bediüzzaman Said nursiyi manevi kazanç ve dualarına dahil etmesi şart tır. ,(mektubat 26.mektup)
Hakiki ve Has Nur Talebesi Olmanın Şartları
1-Yaratılış gayesini dünyaya gönderiliş sebebini ve tek görevini Risale-i Nur neşri ve hizmeti bilir. ,(Emirdağ .L.1)
2-Risale-i Nur haricindeki hiçbir düşünce fikir nasihat onun için önemi yoktur ve etkilenmez sadece Risale-i Nur neyi yap derse tüm teslimiyetle onu ifaya çalışır. ,(Kastamonu L.mektup no:49)
3-Sadece Risale-i Nur için konuşur onun için yer onun için oturur, (Emirdağ .L.1)
4-Risale-i Nur o nurcunun atan kalbi düşünen aklı alıp verdiği nefesi attığı adımı dır. ,(Emirdağ .L.1)
6-Dünyevi rütbede,dünya ya güzel gözükmeye asla çalışmaz nazarları Risale-i Nura verir.(Emirdağ .L.1 ve ihlas risalesi)
7-Risale-i Nur davası için anadan babadan yardan ayrılır dünyayı terk eder ölüme gülerek gider, (Emirdağ .L.1)
8-Risale-i Nur davası için her türlü işkence saldırı ve taarruza karşı ehemmiyet vermez işine devam eder. (hutbe-i şamiye)
9-Risalei Nur davasında Nurcu olmayan insanların görüşleri nurcunun nazarında önemi yoktur dinlenmez(1.şua,8,18,28Lma)
10-Risale-i Nur davasında ki Nurcu tarikatın zamanı olmadığını bilir ve evliya kutup hatta gavs gelse ancak nur talebesinin yanında kardeş olmaya çalışsın ama evliyalığı yada kutupluğu nurcunun yanında bir şey ifade etmez.(Kastamonu L.m.no.21)
11-Risale-i Nura karşı çıkan Allah’a savaş ilan etmiştir,(14.şua)
12-Risale-i Nur Kuranla bir bütündür onun müdafisidir mucizesidir,(1.şua 8,18,28, lema. lahikalar)
13-Nur talebesi bilir ki dünya risale-i nurla dönüyor o yok edilirse o an kıyamet kopar. (14.şua)
14-Nur talebesi nurcuyum diyen herkesle istişare etmez risale-i nuru mihenk yapar eğer karşısındakinin nurcu olduğuna kanaat getirirse o zaman fikrini alır an şart ki Risale-i Nura bağlı kalınsın.(bir düstur )
15-Nur talebesi Risale-i Nur içine giren fitneleri izaleye çalışır,(hutvat- sitte)
16-Nur talebesi sadaka zekat almaz mecburi kalsa alsa açlıktan ölse dahi o zekat sadakayı risale-i nur neşrine verir.(ihlas R.)
17-Nurcu için Risale-i Nur canından kendi saadetinden önemlidir.(1.şua.T.hayat)
18-Nur talebesi dünya saadetini de gerekirse ahretini de feda eder,(bütün külliyat)
19-Nur talebesi neticeye değil hizmetine bakar.(ihlas risalesi)
20-Nur talebesi Risale-i Nuru sadeleştirmeye kalkmak isteyenlere ve o zihniyete düşmandır. (Mektubat sh:372)
21-Nur talebesi farzlara ayrıntı füruat diye hitap edenlere düşmandır.(müslümanın görevidir)
22-Nur talebesinin hizmetni gören kişiler sen uçmuşsun dendiğinde onu diyen kişi sadece ahmaktır süfyaniyete yamak tır.(th)
23-Nur talebesine Fanatik sin dendiğinde o nurcu anlar ki davasına sahip çıkıyor.(t.hayat)
24-Nur talebesi her şeyini feda eder ama Risale-i Nuru asla.(R.külliyatı)
25-Nur talebesi zulme rıza göstermez tavrını gösterir.(M.28.mektup)
Risale-i Nur cemaati ve Husisiyetleri
Zaman şahsiyet ve enaniyet zamanı değil,cemaat zamanıdır.
Şahs-ı manevi olan Nur Cemaati ferit makamına mazhardır.
Nur cemaati dost,kardeş,talebe dairelerinden müteşekkildir.
Nur Cemaati iç içe girmiş daireler misali geniş bir dairedir.
Sıhhatli ve istikametli birlik Nur Cemaatinin esasıdır.
Nur Cemaatinde meşveret ve istişare esastır.
Nurcular bir cemiyet değildir.
Nur talebeleri imanları kurtarmaya çalışan ve cemaat-i İslamiye ile bağlı bir cemaattir.
Üç aylara Girerken
"Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pekçok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâsenizi (üç aylarınızı) tebrik ediyoruz."
Dinî anlatımda "Şühûr-ü selâse", yani üç aylar olarak bilinen bu mevsimin girmesiyle birlikte Müslüman ruhları bambaşka bir hava kaplar. Çünkü bu aylar İlâhî rahmetin coştuğu aylardır. Diğer vakitlerde iyilik ve ibadetlere on sevap veriliyorsa, Receb, Şaban ve Ramazan aylarında gittikçe yükselen bir oranda kat kat fazla sevap verilir.
Meselâ, başka zamanlarda okunan her bir Kur'ân harfi için on sevap yazılmaktadır. Receb ayında bu sevap yüz olarak yazılır, Şaban'da üç yüzü aşar, Ramazan'da bine çıkar. Cuma gecelerinde binleri bulur. Kadir Gecesinde de otuz bine ulaştığını düşünürsek, üç aylardaki mübarek vakitlerin âhiret ticareti bakımından ne kadar kıymetli bir fırsat olduğunu anlayabiliriz.
Bu bakımdan üç aylar “pek çok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin (âhiret ticaretinin) bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri (sergisi)” olarak vasıflandırılmıştır. Bilindiği gibi, pazarlar ve fuarlar mühim ticaret yerleri arasında yer alırlar. Haftanın belli bir gününde belli bir yerde kurulan pazarda, insanlar her türlü ihtiyaçlarını karşılarlar. O gün sabahtan akşama kadar pazarın ucuzluğundan istifade etmek mümkündür. Ama o gün pazara gidemeyen bir insan, aynı şartlar altında alışveriş yapabilmek için bir hafta beklemek zorundadır. Çünkü pazar bir günlüktür.
Aynı şekilde, üç aylar da yılda bir defa kurulan ve ahiret ticaretinin yapıldığı pazarlardır. İstifade etmesini bilenler, bu pazardan büyük kazançlar sağlarlar. Ahirete yönelik amellerini diğer vakitlere oranla arttırırlar. Daha fazla Kur'ân okurlar, ilme daha fazla yönelirler, uykularından kısarak ilim ve tefekküre, ibadet ve İslâmî hizmetlere daha fazla vakit ayırırlar. Hayırlı işlerde birbirleriyle yarış içine girerler. Böylece, “bu çok sevaplı ibadet ayları”ndan tam bir istifade ile çıkarlar. Bir mânâda, bu mübarek vakitlerde yapılan manevî hizmetler, insanın ebedî hayatı için yapılmış en kârlı “yatırım” olur.
Buna karşılık, üç ayların fazilet ve kıymetinden haberdar olmayıp da değerlendiremeyenler, herkesin istifadesine açık tutulan çok kârlı bir ticaret imkânından mahrum kalmışlar demektir. Bu kimseler, aynı imkânı tekrar ele geçirebilmek için bir yıl daha beklemek zorunda kalacaklardır.
İşte üç ayların ve bu aylardaki mübarek gecelerin büyük bir coşkunlukla ihya edilmesi bu bakımdan da önem kazanıyor. Çünkü bunlar şeâirdendir, İslâmın sembolü ve alâmetlerindedir.
Bu açıdan şeâirin duyurulmasında hem İslâmın izzet ve şerefinin gösterilmesi, hem de İslâmın mânâsından uzak yaşayan insanlara örnek olunması gibi büyük hikmetler vardır.
Namazlarda, bilhassa Cumalarda ve Kandil gecelerinde camilerin mü'minlerle dolup taşması, radyo ve televizyonda Kur'ân ve mevlidlerin okunması, camilerin mahyalarla (iki minare arasının ışıklı güzel yazılarla) süslenmesi, hattâ kandil simitlerinin dağıtılması, bu İslâm sembolünü ilân eden huzur verici hadiselerdir.
Böylece bütün mü'minler âhiret kazancına yöneliyor. Herkes Allah'ın rızası yolunda sonsuz bir yarışa giriyor. Ve oluşan manevî hava, bütün bir topluma huzur veriyor. Bu huzur havasından herkes derecesine göre istifade ediyor. Yapılan ibadetler, okunan Kur'ânlar, Arş'a yükselen ihlâslı dualar, bitip tükenmek bilmeyen bir şevkle devam ettirilen İslâmî hizmetler, İlâhî rahmetin celbine vesile oluyor. Ayrıca sırf Allah rızası için ve ihlâsla yapılan bu hizmetler, günahların, sefahetlerin ve zulümlerin kirlettiği manevî havamızı temizliyor.
Şu halde, her yıl bizlere ikram edilen bu bulunmaz fırsattan istifade etmeliyiz. Bunun için, mü'min kardeşlerimizle daha sık bir araya gelip sohbetlerde bulunabiliriz. Aramızda Kur'ân'ı paylaşıp imkân nisbetinde günlük ve haftalık hatimler yapmaya başlayabiliriz. Makbul dua ve zikirleri daha çok okuyabiliriz. İslâmî eserlere daha fazla vakit ayırabiliriz. İslâmın hakikatlerini yayma ve anlatma hususunda daha fazla gayret gösterebiliriz. Bu yolda göstereceğimiz en küçük bir gayret, en azından bire yüz netice verecektir.
Bu arada, üç ayların ve kandil gecelerinin evlerimizde ve aile fertleri arasında ayrı bir mânâ içinde yaşanması gerektiğini de unutmamalıyız. Çocuklarımız
o manevî havayı soluya soluya büyümelidirler. Bunun için, mübarek gecelerde onları hediyelerle sevindirip, camilere alıştırmakta büyük faydalar vardır.
Ayrıca, sabaha karşı seher vakitlerinde uyanık bulunmaya çalışarak İslâm âlemi için ve mü'min kardeşlerimiz için dualar etmenin fazilet ve kıymeti sonsuzdur. O feyizli vakitte yapılan duaların kabul ihtimali çok kuvvetlidir.
Bu bakımdan gerek kendimizin, gerekse diğer mü'minlerin dünya ve âhiret imtihanlarında başarılı çıkmaları için Cenab-ı Hakka niyazda bulunmak ve Ondan yardım istemek suretiyle, hem sıkıntı ve musibetlere karşı sarsılmaz bir dayanak noktası bulmuş, hem de tükenmez bir teselli kaynağına kavuşmuş oluruz.
(1). Şuâlar, s.416.
(2). Emirdağ Lâhikası, 1:40.
(3). Kastamonu Lâhikası, s.93.5. Mektubat, 281-285.
Fethullah Gülen
11.03.2010
Sadece rıza-yı ilahiyi tahsil etmek kastıyla salih ameller için toplantı düzenleyip gizlice konuşmak, insanların problemlerini çözme düşüncesiyle istişare yapmak caizdir, hatta mendubdur (dinin yasaklamadığı veya emretmediği bir iş olmakla beraber yapıldığında sevap kazanılan bir ameldir). Aksine, herhangi bir hayra esas teşkil etmeyen bir araya gelmeler, şununla-bununla alakalı fiskos etmeler ve hele gizli cemiyetler kurup karanlık planlar yapmalar mü'minlerden fersah fersah uzaktır.
Bu tür toplantıların hayra vesile olabilmesi için "birr ü takva"ya bağlı olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. "Birr" kelimesi, genel itibarıyla iyilik manasında kullanılır. Hadis mecmualarında "Kitabu'l-birri ve't-takva" unvanıyla fasıllar yer almaktadır. Kitap müellifleri ve hadis ravileri bu fasıllarda iyiliğe dair ne kadar mesele varsa hepsini bir bir saymış; anne-babanın haklarını gözetmekten başkalarına iyilikte bulunmaya, çocukların bakımı ve görümünden komşuları koruyup kollamaya, muhtaçlara yardım etmekten güzel ahlaklı olmaya kadar İmanın şubeleri içinde anlatılan yetmiş küsur iyilikle alakalı hadisleri zikretmişlerdir. Dolayısıyla, geniş, bol ve sürekli olan her türlü hayırlı iş ve salih amel "birr" kategorisinde mütalaa edilmiştir. Takvaya gelince; o, Cenâb-ı Hakk'ın emirlerine uyup, yasaklarından kaçınmak suretiyle O'nun azabından korunma ve rızasına erme gayretidir. Şeriat-ı fıtriye kanunlarına riâyet etmek, sosyal münasebetlerde dikkat edilmesi gereken esasları gözetmek ve duygu-düşüncede, yeme-içmede, hayat tarzında başkalarına benzemekten sakınmak da takvanın çerçevesine dâhil edilmiştir.
Gıybet Meclislerine İltifat Etmeyin
Öyle ise, ille de bir gizli görüşme yapacaksanız, bunu mutlaka en geniş manasıyla "birr" ve "takva" çerçevesinde yapmalısınız. Biriyle fısıldaşırken, bir arkadaşınızı çekip ona gizli gizli bir şey anlatırken, içtimaî münasebetler açısından bazı kimselerle bir araya gelip görüşürken ya da iman ve Kur'an hizmeti adına bazı hususi meselelerin istişaresini yaparken sürekli kalbinize bakmalı, Allah'la irtibatınızı kontrol etmeli, meclisinizin "birr ü takva" üzere devam edip etmediğini gözden geçirmeli ve o necvânın sonuna kadar böyle bir temkinle hareket etmelisiniz. Faydasız fısıltılara girmemeli, mâlâyânî fiskoslara yanaşmamalı ve insanları çekiştirme, gıybet etme, başkalarının kusurlarını sayıp dökme... gibi günahlar işlememe hususunda çok hassas olmalısınız.
Dudu nineler gibi, ona laf yetiştiren, öbürünün gıybetini eden, diğeriyle fiskosa giren ve böylece herkesin yanında herkes hakkında konuşup toplum fertlerinin birbirine düşmesine sebep olan insanlara da fırsat vermemelisiniz. Günah etrafında sürüp giden necvâlara (fısıldaşma) katılmamalı, o şekilde fısıldaşıp duranları dinlememeli, onlara iltifat etmemelisiniz. Unutmamalısınız ki, Allah'ın sevmediği şeylere iltifat etmek, O'nun sevdiği şeylere sırt dönmek ve Allah'tan yüz çevirmek demektir. Allah'ın değer verdiği şeylere değer vermek ise, aynı zamanda O'nun sevmediği şeylere sırtını dönmek manasına gelir ki, bu da takvanın gereğidir. Allah'ın vaz' ettiği esaslara saygı duymak, kalbdeki takvanın sesi ve soluğudur. Dolayısıyla, fiskos ve gıybet meclislerine iltifat etmeyin ki, Hakk'ın iltifatından mahrum kalmayasınız. Dinlemeyin gıybet ehlini ve koğucuları; yanınızda konuşturmayın insanlar arasında laf götürüp getirenleri.. mü'minleri çekiştiren bir kimse, en azından bir günahkâr, bir mücrim, bir fasık ve bir müfsittir; bu itibarla da, onu dinlemeniz ve onun o müfsidâne sözlerine değer vermeniz, aranızdaki vifak ve ittifakın zarar görmesine ve ilahî teveccühlerden nasipsiz kalmanıza sebep olabilir.
Bilmelisiniz ki, inancı sağlam olmayan bir insanla bile omuz omuza verseniz, vifak ve ittifak ettiğiniz sürece Allah işinize bereket ihsan eder.. ve yine bilmelisiniz ki, -faraza- Hazreti Cebrail, Hazreti Mikail ya da Hazreti İsrafil ile ortaklık kurup iş yapsanız, fakat sonra aranızdaki münasebette az zedelenme olsa, mesela, birbirinize karşı hayalleriniz kirlense, iç şetimlere girseniz, su-i zanda bulunsanız, Allah bereketini alır ve sizin üzerinizden tevfîkini keser.
Evet, üç-beş kişi hususi mahiyette bir araya geldiğinizde, tebliğ ve temsil vazifesinin gereklerini konuşursanız, daha fazla iyilik yapmanın yollarını araştırırsanız; muhtaç talebeye burs bulmayı planlarsanız, kurban himmeti yapıp fakirlerin yardımına koşmanın, mesela dünyanın herhangi bir yerindeki depremzedelere el uzatmanın hesaplarıyla meşgul olursanız; bir öğrenci yurdunun yanına bir yenisini, bir okuldan sonra bir başkasını inşa etmenin fizibilitesiyle uğraşırsanız.. ya da elindeki meşalesiyle dünyanın dört bir yanındaki karanlıkları nura garketme sevdasıyla yollara dökülen karasevdalıların adedini çoğaltma hülyalarıyla oturup kalkarsanız.. işte o zaman makbul ve mendup bir necvâ akdetmiş olursunuz.
Çünkü bunların hepsi maruftur, hayra mâtuftur; birr ü takvaya dayalı birer salih ameldir. Ne var ki, "birr ü takva"ya bağlı olmayan fısıldaşmalarınız kat'iyen fiskostan öteye geçmez ve o türlü bir necvâda asla hayır bulunmaz. Ayrıca, umumu alakadar eden meselelerin üç-beş kişi arasında ve hele tenkit nazarıyla fısıldaşılması vahdet-i ruhiyeyi zedeler ve kuvve-i maneviyeyi kırar. O türlü toplantı ve görüşmeler sadece şeytanı ve avenesini memnun eder. Nitekim Cenâb-ı Allah, necvâ ile alakalı ayetlerin devamında, "Böyle meşrû olmayan kulisler, mü'minleri üzüntüye boğmak için şeytan tarafından telkin edilir. Ama Allah dilemedikçe bu onlara asla zarar veremez. Onun için müminler de yalnız Allah'a güvenip dayansınlar." (Mücadile, 58/10) buyurmaktadır.
Özetle
Sadece rıza-yı ilahiyi tahsil etmek kastıyla salih ameller için toplantı düzenleyip konuşmak, insanların problemlerini çözme düşüncesiyle istişare yapmak caizdir, hatta mendubdur.
İstişarelerinizde faydasız fısıltılara girmemeli, mâlâyânî fiskoslara yanaşmamalı ve insanları çekiştirme, gıybet etme, kusurlarını sayıp dökme... gibi günahlar işlememe hususunda çok hassas olmalısınız.
Fiskos ve gıybet meclislerine iltifat etmeyin ki, Hakk'ın iltifatından mahrum kalmayasınız. Dinlemeyin gıybet ehlini ve koğucuları; yanınızda konuşturmayın insanlar arasında laf götürüp getirenleri...
Şu İnsanın Bağrındaki Akrebi Nasıl Çıkaralım
Senelerden beri süregelen bir teessürümü ifade etmek istiyorum: Yıllar önceydi. Bir arkadaşımızın bir günah çukuruna düşmesi, bir şeytanî komploya maruz kalması söz konusuydu. Onun yakınlarından biri gelmiş, muhtemel tehlikeyi haber vermişti. Arkadaşımızın öyle bir musibete uğramaması adına oldukça heyecanlanmış ve o hadiseden yara almadan kurtulabilmesi için neler yapılabileceği hususunda hemen iki-üç insanla istişare yapma lüzumunu hissetmiştim. Üç kişiyi odama çağırıp, "Bu meseleyi nasıl halletsek; arkadaşımızın haysiyet ve onurunu korumak için neler yapsak?.." dedim. İstişaremiz bitip de onlar odamdan çıkarken içimde derin bir pişmanlık duygusu belirdi, kendi kendime "eyvah" deyiverdim. Çünkü o meseleyi belki sadece bir insanla görüşerek de çözebilirdim. O insan hakkında kusur gibi algılanacak, su-i zanna sebebiyet verecek ve onu mahcup edebilecek bir meseleyi neden fazladan iki kişiye söylemiştim ki? Sadece bir insana söylemem yeterli olamaz mıydı? Sır tutmasını bilen bir insanla görüşmeli; "Ne yapalım da şu insanın bağrındaki akrebi çıkarıp atalım!" demeli ve problemi en dar dairede çözmeye çalışmalı değil miydim? Emin olun, aradan seneler geçmiş olmasına rağmen, ne zaman o meseleyi hatırlasam hâlâ derin bir pişmanlık hissediyor, üzülüyor ve o konuda kendimi asla affetmiyorum.
İşte, insanların kusurlarını, hatalarını ve günahlarını yaymama, onların onur, haysiyet ve itibarlarını koruma açısından da necvâ başvurulması gereken çok nazik bir usuldür. Şayet, bir insanın bir inhirafına şahit olunmuşsa, yapılması icap eden şey, o problemin herkes tarafından bilinir olmaması için çok ketum davranmak ve meseleyi sadece o mevzuda selahiyetli olan, sözü dinlenen bir insana kat'iyen gıybete girmeden, mübalağa etmeden anlatmaktır. Eğer bir problemi yalnızca iki kişi ile çözmek mümkünse, onu üçüncü bir insana daha açmak ve bir insanın kusurunun fazladan bir kimse tarafından daha bilinmesine sebep olmak doğru değildir. Bu itibarla da, böyle bir durumda fısıldaşma, olabildiğine mahremce görüşme ve meseleyi ciddi gizlilik içinde halletme mü'mince bir tavırdır. Aksi halde, her üç-beş kişi kendi aralarında kulis yapar, herkes diğerleri hakkında rahatça atıp tutar ve meseleler ayağa düşerse, problemlerin halledilmesi bir yana, dertler katlandıkça katlanır ve çok yaralanmalar olur. Bir insan diğeri hakkında konuşur; diğeri bir başkasının hata ve kusurlarını sayıp döker; bir başkası da öbürünün günahlarını ifşâ eder.. böylece, birlik, beraberlik ve kardeşlik mülahazaları zarar görür. Bu şekilde vahdet-i ruhiye zedelendiğinden dolayı da Cenâb-ı Hak bereketini çekip alır.
Ne zaman elimize bir Elifba alsak hep şu dua ile karşılaşırız:
“Bismillahirrahmanirrahim.
Rabbi yessir vela tuassir Rabbi temmim bil hayr. “
Bu duanın anlamı şudur: “Ey Rabbim işimi kolaylaştır, zorlaştırma ve hayırlı bir sonuca erdir.”
Başlama duamızın anlamını da öğrendikten sonra yapacağımız bir şey daha kalıyor. O da Elifbamızın ilk harfini okumaya ve öğrenmeye başlamadan önce bu duayı yapmak. Tabii ki önce her güzel işimizde olduğu gibi “Besmele” çekmeyi de unutmuyoruz.
Kur’an öğrenmek için ne zaman Elifba’yı açıp okumaya ve Kur’an harflerini öğrenmeye başlasak karşımıza Peygamberimizin (sas) şu sözü de çıkacaktır: “Sizin en hayırlınız, Kur’an-ı Kerim’i öğrenen ve başkalarına öğretendir.”
Yine Peygamber Efendimizin bir sözü daha vardır ki, bu da anne ve babalarımızı Kur’an’ı öğretme konusunda teşvik etmekte ve müjde vermektedir: “Çocuklarına Kur’an öğreten anne-babaya cennette taç giydirilir.”
Ayrıca kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim de bize şunu emreder: “Seni yaratan Rabb’inin adıyla oku!”
Bismillah diyelim ve alfabemize başlayalım!
Zaman Gazetesine ve bu sayfanın yapımcısı Kerim Gün'e Teşekkürler
Hz Peygamber (sas)'in ev halkı Ehl-i Beyt, bir evde yaşayan aile fertleri, aile demektir İslâm fıkıh terminolojisinde bir terim olarak Hz Peygamber (sas)'in hısımlarından kendilerine zekât verilmesi yasaklanan aile fertlerinin tamamını ifade etmek için kullanılmıştır Bu anlamda ehl-i beyt; Hz Peygamber (sas) ve ailesi, Ca'fer, Âkil, Abbâs ve aileleridir Şia'ya göre ise; Hz Peygamber (sas)'in ailesi, eşleri ve çocuklarıyla Hz Ali, Hz Hasan ve Hz Hüseyin'dir (Sahih-i Müslim, II 751-752; IV, 1873)
Rasûlullah (sas) ile ehl-i beyt'e de salât ve selâm getirmek müslümanların bir görevidir (Ahmed b Hanbel, Müsned, VI, 323)
Ehl-i beyt terimi Kur'ân-ı Kerîm'de Ahzâb sûresindeki şu âyette açıklanmıştır: "Ey Peygamber hanımları, evlerinizde oturun; eski câhiliyedeki gibi açılıp saçılmayın; namazı kılın, zekâtı verin;Allah'a ve Peygamber'e itâat edin Ey Peygamber'in ev halkı, Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister" (el-Ahzâb, 33/33) Rasûlullah (sas)'in eşlerinin, diğer bir deyimle mü'minlerin annelerinin ev halkından olduğu bu âyetten anlaşılmaktadır Ayette, "Ey ev halkı" ifadesiyle onlar kastedilmektedir Çünkü âyetin başında "Ey Peygamber'in hanımları" hitâbı vardır (Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur'ân terc İstanbul 1983, IV, 370) Bu terim, bir adamın hanımlarını ve çocuklarını kapsamaktadır İbn Abbâs, Urve b Zübeyr ve İkrime bu âyetteki ehlü'l-beyt lâfzından Hz Peygâmber (sâs)'in hânımlarının kastedildiğini söylemişlerdir
Hz Ali ve ailesi de ehl-i beyt'tendir
Enes b Mâlik'in rivâyetine göre: Hz Peygamber (sas), altı ay boyunca Fâtıma'nın kapısının önünden geçtiğinde, sabah namazına giderken, "Ey ehl-i beyt namaz, namaz" demiş ve Ahzâb suresinin otuzüçüncü âyetini okumuştur Ebû Ammâr'ın ve başkalarının rivâyet ettiği hadis de şudur:
''Rasûlullah (sas), beraberinde Ali, Hasan ve Hüseyin olduğu halde geldi Her birinin elini kendi eli içine almıştı İçeri girdi ve Hz Ali ile Fâtıma'yı önüne oturttu; Hz Hasan ve Hz Hüseyin'i de kucağına aldı; sonra elbisesini onların üzerine örterek şu âyet-i kerimeyi okudu: 'Ey ehl-i beyt, Allah sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister ' Sonra devamla, 'Allah'ım, bunlar benim ehl-i beytimdir Benim ev halkımın temizlenmeye en fazla hakları vardır' diye dua etti" Bu hadis, çeşitli muhaddisler (Ahmed b Hanbel, İbn Cerû et-Taberî, Müslim) tarafından birçok râvîden rivâyet edilen sahih bir hadistir Hâdislerde, Rasûlullah (sas)'in eşleri Ümmü Seleme veya Hz Âişe'nin, Hz Peygâmber'e kendilerinin de ehl-i beyt'ten olup olmadıklarını sorduğu, bunun üzerine Rasûlullah'ın ona: ''Sen benim için seçilmişsin" buyurduğu nakledilmiştir Zeyd ibn Erkam, "Rasûlullah (sas)'in hanımları da ev halkındandır Ancak onun ehli beyti kendisinden sonra onlara zekât verilmesi haram kılınmış olan Ali, Akîl, Ca'fer ve Abbâs aileleridir" demiştir Mevdûdî, Rasûlullah'ın bir örtü altına alarak ehl-i beyt'ine dua ettiğine dâir hadisler Müslim, Tirmizî, İbn Hanbel, İbn Cerir, Hâkim, Beyhâki gibi muhaddislerin ve Ebû Said el-Hudrî, Hz Âişe, Hz Enes, Hz Ümmü Seleme ve başka birçok râviden bu hadisin nakledildiğine değinerek; Kur'ân'ın Hz Peygamber'in hanımlarının ev halkından olduğunu açıklıkla beyân ettiğini, Hz Peygamber'in buna ilâveten Hz Ali, Hz Fâtıma, Hz Hasan ve Hz Hüseyin'i de dahil ettiğini vurgulamaktadır (Mevdûdi, age aynı yer)
Ehl-i beyt, kavram olarak ortaya çıkışından beri birtakım ihtilâflı konulara yol açmıştır Hatta siâ'nın doğuşuna ilişkin önemli bir yol ayrımıdır Hem Sünnî hem Şii kaynakları, Gâdir-i Hum hadisi ile Sekâleyn hadisi diye bilinen iki hadis kaydetmektedirler Sekâleyn hadisi Şiî literatüründe önemli bir yer tutmaktadır (Cemal Sofuoğlu, Gâdir-i Hum Meselesi, AÜİFD, XXVI, Ankara 1983, 468) Gâdir-i Hum'da Hz Peygâmber'in ''Size iki ağır emanet bırakıyorum; onlara sımsıkı sarıldıkça hiçbir zaman sapıtmazsınız" buyurduğu rivâyet edilmiştir Nesaî, Gâdir-i Hum hadisi ile Sekaleyn hadisini bir arada vererek ikisinin de Gâdir-i Hûm'da söylendiğini yazmaktadır (Ayr bk Müslim, Fadâilü's-Sahâbe, 36; Ebd Dâvûd, Menâsik, 56; Tirmizî, Menâkıb, 32; Nesaî, Hasâis, 15; İbn Mâce, Mukaddime, 11; Menâsik, 84; Hâkim, Müstedrek, III, 109; Ahmed b Hanbel, II, 114, IV, 367; İbn Kesir, el-Bidâye, IV, 414)
Hadîsin Müslim'deki Zeyd b Erkam (ö68/687) rivâyeti şöyledir "Mekke ile Medine arasında Hûm denilen bir su başında bulunurken Rasûlullah hutbe irâd etmek üzere ayağa kalktı; Allah'a hamd ve sena etti, vaaz ve hatırlatmalarda bulundu; sonra, 'Haberiniz olsun ki ey insanlar, ben ancak bir insanım; Rabbimin elçisinin gelmesi ve benim ona icâbet etmem yaklaşıyor Ben size iki ağır emanet bırakıyorum: Bunların birincisi, Allah'ın kitâbidir; onda mutlak hidâyet ve nur vardır Bundan dolayı sizler Allah'ın kitâbına tutununuz ve ona sımsıkı sarılınız' buyurdu Böylece Allah'ın kitâbına teşvik edip gönülleri ona rağbet ettirdi; sonra da şöyle dedi: 'Diğeri de ehl-i beyt'imdir Ben, ehl-i beyt'im hakkında sizlere Allah'ı hatırlatıyorum' (Râsûlullah bu son cümleyi üç kere tekrarlâmıştır) (Müslim, Fedâilü's-Sâhâbe, 36; Ayrıca bk Sahîh-i Müslim ve Tercemesi, Terc M Sofuoğlu İstanbul 1970, VII, 311-314) Zeyd b Erkâm, ayrıca Hz Peygamber'in eşlerinin de ehl-i beyt'ten olduğunu, asıl ehl-i beyt'ten kasdın Peygamber'den sonra sadaka almaları haram olanlar yani Ali, Akîl, Ca'fer ve Abbâs aileleri olduğunu belirtmektedir Hz Peygamber (sas)'in bir başka hadisi şöyle nâkledilmiştir: "Zekât, Muhammed 'e de Muhammed 'in akrabalarına da gerekmez; o insanların kiridir'' (Müslim, Zekât, 167; Ahmed b Hanbel, V, 166) "Biz ehl-i beyt 'iz bize zekât helâl değildir" (Ebû Dâvûd, Zekât, 29; Müslim, Zekât, 161) Ebû Hureyre'nin Buhârî'deki rivâyetinde de, "Hasan b Ali-çocukken- zekât hurmalarından bir hurma aldı Hz Peygamber (sas) atması için 'kaka kaka' dedi Sonra 'Sen bilmiyor musun ki biz zekât yemeyiz ' buyurdu" ifadesi vardır (Buhâri, Zekât, 57, 60; Cihad, 188; Müslim, Zekât, 161; Ahmed b Hanbel, I, 200)
Müctehidlerin Hz Peygamber'in yakınları ile onlara haram olan zekât konusunda farklı görüşleri vardır Ebû Hanife ile İmam Mâlik onların Hâşimîler olduğunu söylerken, İmam Şafii, Hâşimîler ve Muttaliboğulları'dır demektedir Ebû Yûsuf ile İbn Teymiyye, Hz Peygamber (sas)'in yakınlarının yabancılardan zekât almalarının haram, birbirleri arasında ise câiz olduğunu savunmuşlardır Yûsuf el-Kardâvî günümüzde yaşayan ve Hz Peygamber soyundan gelenlerin zekât alabileceklerini belirtmektedir İbn Teymiyye ganimetlerden beşte birinden pay alamayan ehl-i beyt'in darda kalmamaları için zekât almalarının câiz olduğunu söylemiştir Yûsuf el-Kardâvî buna işaret ederek Âlu Muhammed'in, Hz Peygamber'in yaşadığı dönemdeki yakınları olduğunu vurgularken; Ebu Hanife, İmam Muhammed ve bir görüşe göre İmam Mâlik'in de böyle anladıklarını belirtmektedir Yine o, Alu Muhammed'in zekât alamazken nâfile sadaka alabileceklerinin câiz kabul edilmesinin, minneti daha fazla olan nâfile sadakayı alırken farz olan zekâtı almamanın tutarlı olmadığını söylemektedir Hz Peygamber'in yakınlarına zekât yasağı koyarken, yakınlarını zekât almaktan menetmek, afif yaşamanın örneğini göstermek, kendisini ve ailesini töhmetten kurtarmak istemiştir Bu yasağın kıyâmete kadar devam etmesinde bir hikmet bulunmamaktadır Üstelik ganimet ve fey gelirlerinden de bugün yaşayan yakınlarını mahrum etmenin onları yoksulluğa ve fakirliğe mahkum etmek demek olduğunu savunmaktadır (Kardâvî, Fıkhü's-Zekât, Beyrut 1969, II, 732-733)
Gâdir hadîsinin Şiî kaynaklardaki anlatımında Hz Peygamber'in Vedâ Haccı dönüşünde Gâdir-i Hûm'da önemli bir hususu tebliğ etmek için konaklayarak ashâbına, "Allah bana; 'Ey Peygamber, Sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan O 'nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun Allah seni insanlardan korur Doğrusu Allah kâfirlere yol göstermez' (el-Maide, 5/67) âyetini indirdi" buyurarak, Cebrâil'in şu emri getirdiğini söylemiştir: "Ali b Ebû Tâlib benim kardeşim, vâsim, halifem ve benden sonra imamdır Ey insanlar Allah onu size velî ve İmam olarak tâyin etti; ona itâat etmeyi herkese farz kıldı Ona muhâlefet eden mel'un, saygı gösteren ise merhamete erecektir Dinleyiniz ve itâat ediniz Allah mevlâmız Ali ise imamınızdır İmâmet ondan sonra onun soyundan kıyâmete kadar devam edecektir" Ayrıca Ebû Sâd el-Hudrî şöyle demiştir: "Mâide sûresinin 67 âyeti Hz, Ali hakkında nâzil olmuştur'' (Mecmau'l-Beyân, III, 223; Dairetü'l-Maarifü'l-İslâmiyye eş-Şiâ, 37; Vahidi, Esbâbu'n-Nüzûl, 115) Bu ibareler, Şiî kaynaklarda bu şekliyle kaydedilmektedir
Şiâ tefsirinde, sözkonusu âyette Rasûlullah'ın tebliğ etmesi istenen şey Hz Ali'nin hilâfetidir Hasan el-Basrî'nin (ö110/728) rivâyetine göre; Cebrâil Hz Ali'nin velâyeti konusunda Hz Peygamber'e delil olmasını istemiş, o da 'amcasının oğlunu korudu' diye düşünmesinler niyetiyle bunu tebliğ etmemiş, âyet bunun üzerine inmiştir Hz Peygamber daha sonra "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır" buyurmuştur İbn Teymiyye bu hadisin mevzû olduğunu yahut bu rivayetin Şiîler tarafından arzuları ve görüşleri doğrultusunda değiştirildiğini kaydetmektedir (bk İbn Teymiyye, Minhacü's-Sünne, Gâdir-i Hum) Sekaleyn hadisi Ehl-i Sünnet'ten otuz dokuz, Şiâ'dan sekseniki rivâyet yoluyla gelmiştir Bu kadar çok rivâyet yoluyla gelmesinin sebebi, Hz Peygamber (sas)'in bunu birçok yer ve zamanda tekrar tekrar söylemiş olmasıdır Şiâ, bu hadisten ehl-i beyt'in mâsum olduğunu ve Kur'ân'dan ayrılmazlığı anlamını çıkarmış; bunların yalnız birine değil her ikisine de tutunmak gerektiğini, çünkü Hz Peygamber'in "iki emanet"ten kasdının bu olduğunu söylemişlerdir Ehl-i beyt, kıyâmete kadar Kur'ân'ın yanındadır (Muhammed Takiy el-Hakim, Usûlü'l-Fıkhi'l-Mukârin, 167) Sünni alimler ise hadisin lâfzını, "Allah'ın Kitabı ve Râsûlullâh'ın sünneti" şeklinde açıklamaktadırlar (Bk İbn Hişâm, es-Sıre, IV, 251; Ebû Dâvud, Menâsik, 56; İbn Mace, Menasik, 84; Ahmed b Hanbel, IV, 267; İmâm Mâlik, Kader, 3; Buhâri Târih, 375; Askalânî, Tehzib, VII, 327; İbn Abdilberr, el-İstiâb, II, 473; İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, V, 214, İbnü'l-Esir, Üsdü'l-dâbe, 111, 307)
Ehl-i beyt'in Kerbelâ* katliamından sonra siyasetle ilgisini kesip kendisini tamamen ilme vermesine rağmen Emevi ve Abbâsilerin onlar üzerindeki baskısı her zaman varolmuştur Ali Zeynelabidin, oğulları İmam Zeyd ve Muhammed Bâkır (ö114) Hz Peygamber'den tevârüs ettikleri ilmi sürdürmüşlerdir, Muhammed Bâkır'ın oğlu İmam Câfer-i Sâdık (ö148) ehl-i beyt'in fikri, fıkhı ve ilmî mirasını sistemleştirmiş, o, İmam Zeyd'in, Hz Ali'nin torunlarından en-Nefs-üz-Zekiye'nin, İbrahim'in, Abdullah b el-Hasem'in şahâdetlerini görmüştür Onun zamanında başta Irak olmak üzere İslâm ülkelerinde Ehl-i Beyt olduklarını öne süren "Dâî" * ler ortaya çıkmış; bunlar helâli haram kılarak, hattâ İmam Câfer'i tanrılaştırarak İslâm'dan sapmışlardır
İslâm tarihinde ehl-i beyt'in Hz Ali'den sonra tarihte çeşitli aşamalar geçirdiği ve her bir dönemde ayrı ayrı şekil ve kalıplar alarak bugünkü hale ulaştığı bilinen bir husustur İlmin kapısı olan Hz Ali'ye ashâb arasında sevgi ve hürmet besleyenler, hattâ onun halife olacağını savunanlar vardı; ancak onlar mezhep oluşturmamışlardı Ebû Zerr, Mikdât b el-Esved, Câbir b Abdullah, Ubey b Kâb, Ebû'l-Tufeyl, Abbas ve çocukları, Ammâr b Yasir, Ebû Eyyub el-Ensârı bunlar arasındadır Daha sonrâları Hz Osman zamanında fitneler başlamış, aşın tarafçılık eğilimleri belirmiş, Emeviler zamanında ehl-i beyt'e büyük bir zulüm gösterilmesi bütün ümmetin Emevilere karşı nefretini doğurmuştur Irak'ta gelişen Şiîlik, aşırılarıyla ve mûtedilleriyle tarihte önemli bir hareket olmuştur
Hz Ali yoluyla gelen ehl-i beyt; Hasan, Hüseyin, Muhammed İbn el-Hanefiyye, Abbâs ve Ömer'den yayılmıştır Hz Ali şehid edildikten sonra (661) yerine Hz Hasan halife seçilmiş ve halifeliğinde suikasta uğramış, iyileştikten sonra hutbesinde şöyle demiştir: "Ey Irak halkı bizim için Allah'tan korkun Biz sizin emirleriniz ve misafirleriniziz Biz ev halkıyız Çünkü Allahu Teâlâ bizim hakkımızda, "Ey ehlü'l-beyt, Allah sizden eksikliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister" diye bahsetmiştir"
Şiâ'ya göre mâsum olan ve ehl-i beyt'den gelen on iki İmam şunlardır: Hz Ali, Hz Hasan Hz Hüseyin, Ali Zeyne'l-Abidin, Muhammed el-Bâkır, Câfer-i Sâdık, Musa el-Kâzım, Ali er-Rıza, Muhammed el-Cevad, Ali el-Hâdî, Hasan el-Askerî, Muhammed el-Mehdi Ehl-i beyt'in Hz Ali'den gelen imamlarına tarih boyunca zulmedilmiş, bunların birçoğu şehid edilmiştir
Hz Hasan'ın soyundan: Muhammed en-Nefsü'z-Zekiye (145/763), İbrahim, Hüseyin b Ali (169/785), Muhammed b Tabat (199/814), Muhammed b Süleyman (814), Zeyd b Musa el-Kâzım ve Ali b Muhammed, İbrahim b Musa, el-Hasan b Zeyd (250/864), el-Hüseyin, İsmail b Yûsuf, Muhammed b Zeyd, Ahmed b Muhammed, Hasan b Ali gibi kimseler gelip ehl-i beyt'in liderliğini yapmış Emevi ve Abbâsilere karşı kıyam etmişlerdir
Hz Hüseyin'in soyundan gelip de ehl-i beyt davası uğruna şehid olanlar ise şunlardır: Zeyd b Musa el-Kazım, Muhammed b Câfer es-Sâdık, el-Hüseyin el-Aftas, Muhammed b Kasım, el-Hasan el-Karkî, Muhsin b Câfer (404) (Mes'ûdî, Murûcü'z-Zeheb) Hz Peygamberin ehl-i beytinden gelenler günümüzde İslâm âleminin değişik yerlerinde yaşamaktadırlar Hz Hüseyin soyundan gelenlere Seyyid, Hz Hasan soyundan gelenlere Şerif denilmektedir
Hz Peygamber'in ehl-i beyt'inin işleriyle meşgul olan görevlilere tarihte Nakîbü'l-Eşrâf denilmiştir Nakîbü'l-Eşrâf, Peygamber hânedânı efrâdının umûmî bir vâsisi hükmünde olup, gördüğü vazifenin şerefinden ötürü en yüksek mansıblardan sayılmış, İslâm devletlerinde her zaman bunlara hürmet ve ta'zimde bulunulmuştur (Ayrıca bk: Ehl-i Sünnet)
_______________________________________________
EHL-İ BEYT KİMDİR?
Ehl-i Beyt, Hz Rasûlullah (sav) Efendimizin ailesi ve evlâtlarıdır Mü’minlerin anneleri, Hz Fatıma, Hz Ali, Hz Hasan ve Hz Hüseyin (ranhüm), Ehl-i Beytin şerefli ferdleridir( Râzî, Tefsir-i Kebir, XXV, 181)
Rasûlullah (sav) Efendimizin şerefli nesebi Hz Hasan ve Hz Hüseyin vasıtasıyla devam ettiği için, onların kıyamete kadar gelecek olan evlâtları da Ehl-i Beyt’in birer parçasıdır Onları sevmek her mü’minin vazifesidir Bu sevgi çok şerefli ve gereklidir Kalbinde azıcık Ehl-i Beyt sevgisi bulunmayan kimse, Hz Rasûlullah’ın sevgisinde yalancıdır
Aşağıda vereceğimiz ayet ve hadislerde görüleceği üzere, Hz Rasûlullah’ın kendisine tâbi olan amcaları ve onların çocukları da Ehl-i Beyt’ten sayılmıştır( Bkz:Ibn Atıyye, el-Muharraru’l-Veciz, IV, 384 (Beyrut, 1993))
Allah Teâlâ, Hz Rasûlullah (sav) Efendimiz’in ehl-i beytini bizzat Kur’an’da zikretmiş ve onlara şu şekilde iltifatta bulunmuştur:
“Ey Peygamber hanımları! Namazı kılın, zekâtı verin; Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor” (Ahzab/33)
Ümmü Seleme validemiz (r anha) demiştir ki: “Bu âyet-i kerime benim evimde indi Hz Rasûlullah (sav) Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’i çağırdı Onları Hayber yapımı geniş bir elbisenin altına topladı, kendisi de içine girdi ve:
“İşte bunlar benim ehl-i beytimdir” buyurdu Sonra inen ayet-i kerimeyi okudu ve:
“Allahım! Onlardan kötülükleri gider Onları tertemiz et!” diye duâ etti Ben: “Yâ Rasûlellah, ben Ehl-i Beytten değil miyim? dedim” Hz Rasûlullah (sav),
“Sen benim ehlimsin Sen zaten hayır içindesin” buyurdu( Taberî, Câmiü’l-Beyân, Cüz:XXII, Shf:7; Ibnu Kesir, Tefsir, VI, 412-413)
Rasûlullah (sav) Efendimiz, Ashâb-ı kirâmı ve ümmetim Ehl-i Beyt’in hukunu iyi koruma konusunda şiddetle uyarmıştır:
Zeyd b Erkam (ra) anlatıyor: Allah Rasûlü (sav), Mekke ile Medine arasında Hummen denilen suyun başında bir hutbe verdi Allah’a hamd, sena ve zikirden sonra şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Dikkat ediniz; ben bir beşerim Rabbimin ölüm elçisinin gelmesi ve benim ona icabet edip aranızdan gitmem yakındır Sizlere hukuku ağır iki kıymetli emanet bırakıyorum Birincisi Allah’ın Kitabı’dır Onda nur ve hidayet vardır Allah’ın Kitabına sımsıkı sarılın Onunla meşgul olun, onu öğrenin, öğretin; hükümlerini anlayın İkinci emanet Ehl-i beytimdir Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı hatırlatırım Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı hatırlatırım Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı hatırlatırım ” Zeyd b Erkam’ı dinleyenler arasında bulunan Husayn b Sebre,
“Ey Zeyd, Rasûlullah’ın (sav) zevceleri de Ehl-i Beytten midir?” diye sordu, Zeyd (ra),
“Tabi ki Efendimizin hanımları da Ehl-i Beyttendir Fakat Rasûlullah’ın (sav) haklarının korunmasını istediği Ehl-i Beyt, kendilerine sadakanın haram olduğu kimselerdir” dedi Husayn,
“Onlar kimdir?” diye sorunca Zeyd b Erkam (ra),
“Ali’nin ailesi, Akîl’in ailesi, Cafer ve Abbas’ın âilesidir” dedi Husayn,
“Bunlara sadaka haram mıdır?” diye sorunca, Zeyd (ra),
Âlimlerin ekseriyetine göre Ehl-i Beyt, Rasûlullah (sav) Efendimizin şerefli aileleri, kızı Hz Fâtıma, damadı Hz Ali, torunları Hz Hasan ve Hz Hüseyin (ranhüm) ve kıyamete kadar oların sulbünden gelen zürriyetleridir Yani Hz Hüseyin’in torunları olan seyitler ve Hz Hasan’ın torunları olan şerifler Ehl-i Beyt’in günümüzdeki şerefli mensuplarıdır Rasûlullah (sav) Efendimiz’in şerefli nesli, kıyamete kadar hiç kesilmeyecektir
Hz Hüseyin’in (ra) oğlu Ali Zeynelâbidîn (rah), babası Hz Hüseyin’in şehid edilmesinden sonra, Şamlılar tarafından esir edilerek Dımeşk’a getirildi Onu böyle gören zalim bir Şamlı: “Sizin kökünüzü kazıyan ve fitnenin başını kesen Allah’a hamdolsun!” diye, güya onların fitne başı olduğunu ima etmeye çalıştı Zeynelâbidîn (rah), adama,
“Sen Kur’an’ı okudun mu?” diye sordu, adam,
“Evet, okudum” dedi Zeynelâbidîn (rah),
“Sen, Allah Teâlâ’nın, “Resûlüm, onlara de ki: ‘Ben bu davetime karşılık olarak sizden bir karşılık ve ücret beklemiyorum; sadece yakınlarıma sevgi göstermenizi istiyorum’ (Şûrâ/23)
âyetini okumadın mı?” diye sordu Adam,
“Bu ayette sevilmesi emredilen yakınlar siz misiniz?” diye sorunca, İmam, “Evet, onlar biziz” dedi( Taberî, Cüz:XXV, Shf:33 (Beyrut, 1995); Suyûtî, ed-Dürrü’1-Monsûr, VII, 348)
Bir gün İmam Azâm (rah) hocası İmam Cafer es-Sadık hazretlerinden ilim ve hadis dinlemeye gelmişti Hocası elinde bir asa ile çıkageldi İmam Azam (rah), “Ey Rasûlullah’ın evlâdı, siz henüz asaya ihtiyaç duyacak bir yaşta değilsiniz” dedi Cafer es-Sâdık (rah),
“Evet dediğin gibidir, fakat bu elimdeki asa Hz Rasûlullah’ın asasıdır; onu bereket için yanımda taşıyorum” dedi İmam Azam (rah), hemen ileri atılıp bastona sarıldı ve, “Ey Rasûlullah’ın evlâdı, müsaade buyurun, onu öpeyim” dedi Cafer es-Sâdık (rah) hemen kolunu açtı ve İmam Azam’a göstererek:
“Vallahi sen bilirsin ki bu ten Hz Peygamber’in hücrelerini taşıyan bir tendir ve şu gördüğün kıllar da onun kılındandır Onu öpmüyorsun da asayı öpmek istiyorsun!” dedi Bununla, Hz Hasan ve Hz Hüseyin’in zürriyetinin Hz Peygamber’in (sav) bir parçası olduklarını hatırlattı (Bkz: Muhammed Besyûnî, es-Seyyidc Fâtımatu’z-Zehrâ, 37 (Beyrut, 1990))
Medeniyetlerin beşiği Ortadoğu, son yüzyılını karışıklıklar içerisinde geçirdi. Osmanlı döneminin ilk dünya savaşı ile son bulduğu coğrafya, sonu gelmeyen çekişmelerin odağı oldu. Bölgenin jeopolitik, stratejik ve ekonomik önemi dünyayı yönetme iddiasında olan süper güçleri Ortadoğu arenasına çekti. Bu dönemde ince ince dokunan Yahudi devleti projesi hayata geçirilmeye başlandı.
İki dünya savaşının kargaşası içerisinde Filistin’de iyice artan Yahudi nüfusu 1948 yılına gelindiğinde İngiltere ve Amerika’nın gölgesinde İsrail ismi ile devletleştirildi. Ardından savaşların, katliamların, göçlerin ardı arkası kesilmedi. Beş milyon Filistinli evlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kaldı. Müslümanlar Filistin topraklarında kadın-erkek, yaşlı-genç başlattıkları İntifada’ya kadar, en ağır şekilde sindirilmeye çalışıldı. İntifada on yıllardır kan kaybetmekte olan Filistin için yeni bir diriliş oldu.
Filistin’de iki taraf arasında sonu gelmeyen „Barış Görüşmeleri“nin en önemli noktası KUDÜS oldu. KUDÜS taviz verilmeyecek bir bölge idi. Çünkü KUDÜS kutsal şehirdi ve mübarek kılınmıştı.
Bu çalışma Filistin’deki Müslümanların haklarının teslim edilmesi noktasında tüm dünyanın en üst düzeydeki kurum ve kuruluşları ile sessizliğe büründüğü, en ağır katliamlarda bile istifini bozmadığı bir zamanda Türk ve dünya kamuoyunca Filistin Meselesinin iyice anlaşılması ve bir KUDÜS bilinci oluşturulması maksadıyla kaleme alınmıştır.
Zihinlerimizde Mescid-i Aksa’nın slüeti oluşmaya başladığında, çalışma da amacına ulaşmış olacaktır.
Soğuk Savaş döneminin son bulduğu 1990 sonrasında Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu sancılı bir döneme merhaba dedi. Yeni düzen arayışının büyük ve kanlı savaşlarla verildiği bu üçgenin tam ortasında kalan Türkiye’yi, eski Osmanlı coğrafyası olan bu topraklardan bağımsız olarak düşünmek, taşıdığı tarihi misyon ve güçlü bölge aktörü olma gerçeği ile birleştirildiğinde imkansızdır.
Türkiye’nin güney komşusu Ortadoğu, son yüzyıldır Filistin eksenli yoğun bir dönüştürme ve değiştirme operasyonu içerisine sokulmuştur. Bu durum II. Dünya Savaşı sonrası Yahudi-Anglosakson ittifakın bir İsrail devleti şeklindeki tezahürü ile asıl niyetini açığa çıkarmış ve yapılan diğer müdahalelerin de mihenk noktası bu olmuştur.
Bugün Ortadoğu’da Irak saldırısı, İran ve Suriye kuşatması ve Büyük Ortadoğu Projesi de dahil olmak üzere daha geniş eksenli kontrol çabaları İsrail için verilmekte ve sözde kitle imha silahlarının yok edilmesi sloganı ile Irak’ı cehenneme çevirip istikrarsızlığın kucağına bırakanlar, İsrail’in nükleer, biyolojik ve kimyasal cephaneliği karşısında pek de seslerini çıkartmamaktadır. Filistin-İsrail görüşme ve anlaşmaları bir oyalama taktiğinden ibaret olup, Filistinli Müslümanlar açısından bir kısır döngüyü ifade ederken, durumun bu noktaya gelmesinde de İsrail’i sınırsızca destekleyen ABD’nin başat rolü dikkat çekmektedir.
Kudüs ve Mescid-i Aksa gibi asla vazgeçilmeyecek kutsal değerleri ile İslam dünyası için sembolleşmiş bir coğrafya olan Filistin, bugün kayıtsızlığın kurbanıdır. Dünyanın en gelişmiş silahlarına karşı, taş ve sopalarla verilen İntifada hareketi, 11 Eylül süreci ile küresel kuşatmanın sözde „teröre karşı savaş“ muhasarasının parçalarından biri algılaması ile sarsılmaya çalışılmıştır.
İHH İnsani Yardım Vakfı’nın hazırladığı bu çalışma, Filistin hakkındaki haksız ve yanlış algılamaları tashih etmek, en ağır haksızlıklara ve katliamlara uğrayan Filistinli Müslümanlara karşı gerekli ilgiyi oluşturmak ve bir Kudüs-Mescid-i Aksa bilinci oluşturmak için kaleme alınmıştır.
Başta çalışmayı kaleme alan Fatma Tunç Yaşar, Sevinç Alkan Özcan ve Zahide Tuba Kor’a ve Ahmet Emin Dağ’ın şahsında çalışmanın hazırlanmasında emeği geçen bütün komisyon üyelerimize teşekkür ediyor ve çalışmanın faydalı olmasını umut ediyorum.
Kuzey Kafkasya’nın özgürlük aşığı halkı Çeçenlerin binlerce yıllık tarihi, topraklarını ele geçirmeye çalışan büyük devletlere karşı verdikleri bağımsızlık mücadeleleriyle doludur. Kimi zaman “gazavat” adı altında dini saiklerle, kimi zaman çağın getirdiği uluslaşma bilinciyle, bazen komşu devletlerin ya da din kardeşlerinin desteğiyle, bazen ise koskoca bir imparatorluğa karşı tek başlarına verdikleri bu mücadele; sözde hukukun ve bağımsızlık arzusunun hakim olduğu 21. yüzyılda, gelişen silah teknolojisiyle birlikte eskisinden çok daha kanlı bir hal almıştır. Kafkasya’yı elde etme hayaliyle yaklaşık 500 yıldır her fırsatta bu topraklara saldıran Rusya, emperyal hedeflerini gerçekleştirmek için bugün de en zalim ve acımasız yöntemlere başvurmaktan çekinmemektedir.
Çeçen bağımsızlık mücadelesi Rusya’da meydana gelen önemli olaylarla paralellik arz etmektedir. Rusya’da zayıflama alametlerinin görüldüğü ya da yönetimin değiştiği durumlarda Kuzey Kafkasya’da bağımsızlık hareketleri güçlenmiştir. Bunun sonucunda kimi zaman başarı sağlanırken kimi zaman bu ayaklanmalar Kafkasyalılara çok daha pahalıya mal olmuştur. 1917’de Çarlık Rusyası’nın yıkılması ve Ekim 1917’de Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmesi üzerine dağlılar arasında yoğun bir hareketlenme yaşanmış ve bir yıl süren bir mücadele sonrasında Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Ancak Çarlık Rusyası’nın istilacı politikalarını devam ettiren yeni Moskova yönetimi, Kızıl Ordu’yu bu halklar üzerine göndermiştir. Sovyetler Birliği’nin girdiği hızlı dağılma süreci diğer birlik cumhuriyetleri ile birlikte Çeçenistan’da da bağımsızlık ilanıyla sonuçlanmıştır. Fakat Rusya’da rejimin değişmesi hiçbir zaman Kuzey Kafkasya’daki zulümlerin ve saldırgan politikanın sona ermesi anlamına gelmemiştir. 1980 sonrası Sovyet Rusyası’nda ulusal bilinçlenmenin eşlik ettiği yeniden yapılanma süreci, Gorbaçov’un ekonomik liberalizasyonun yanı sıra siyasi bağımsızlık da vadeden glasnost ve perestroyka politikalarının da etkisiyle başta Baltık cumhuriyetleri olmak üzere SSCB’yi meydana getiren birlik cumhuriyetlerinin sırasıyla egemenlik ve bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle sonuçlanmıştır.
Çeçenistan’da da bağımsızlık hareketlerinin alevlenmeye başladığı bu dönemde toplumsal muhalefet Çeçen Ulusal Kongresi (ÇUK) etrafında örgütlenmiştir. 23-25 Kasım 1990’da toplanan kongrenin başkanlığına Rusya tarafından erken emekli edilmiş general Cevher Dudayev seçilmiş ve 27 Kasım 1990’da kongrenin baskıları sonucunda Çeçen-İnguş Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Meclisi egemenliğini ilan etmiştir.
Dudayev’in öncelikli hedefleri arasında demokratik prensiplere bağlı bağımsız bir hükümetin kurulması, derhal parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidilmesi, yeni anayasanın çıkarılması ve cumhuriyetin statüsü ile ilgili bir referandum yapılması vardı. Bu bağlamda ÇUK, 1-2 Eylül 1991 tarihinde düzenlediği üçüncü oturumunda Çeçenistan’ın yönetimini ÇUK’un Yönetim Kurulu’na devreden kararı yayınlamış ve 27 Ekim’de seçim yapılması kararını almıştır.
Rusya’nın demokratik yöntemlerle başa geçen ilk başkanı Yeltsin başlangıçta Dudayev’den yana bir tutum sergilemiş; ancak onun Çeçenistan’da gücü ele geçirmesi üzerine tavrını değiştirmiştir. Çeçenistan’da “Rusya Federasyonu’nun bütünlüğünü tehdit eden” tüm organizasyonları ve medya kampanyalarını yasaklayan Yeltsin’in tüm engelleme girişimlerine karşın, 27 Ekim’de uluslararası gözlemcilerin gözetiminde bağımsız Çeçen devleti parlamentosu ve devlet başkanlığı seçimleri yapılmış ve Dudayev’in partisi “Vaynah” (Halkımız) seçimlerden galip çıkmıştır. Başkan Dudayev’in ilk icraatı, Çeçenistan’ın 1 Kasım’da SSCB’den ayrıldığını ve artık egemen bir devlet olduğunu ilan etmek olmuştur.
Bağımsızlığın ilanının ardından Yeltsin, 8 Kasım’da Çeçen-İçkerya Cumhuriyeti’nde olağanüstü hal ilan etmiş ve başkent Grozni’ye askeri birlikler göndermiştir. Fakat halkın yoğun direnişi neticesinde bu birlikler 1999’da başlayacak Birinci Çeçen Savaşı’na kadar geri çekilmek zorunda kalmışlardır.
Mevcut anlaşmalara ve uluslararası norm ve yasalara göre bağımsızlık ilanı meşru olmasına rağmen hiçbir devlet tarafından tanınmayan Çeçenistan, yeni kurulmuş bir devletin yaşayabileceği sorunların yanı sıra Rusya’nın ekonomik, siyasi ve askeri baskılarına da maruz kalmaktaydı. Federasyon ile özerk cumhuriyetler arasındaki yetki paylaşımını düzenlemeyi amaçlayan Rusya Federasyonu Anlaşması’nı imzalamamasına rağmen Rusya, Çeçen Cumhuriyeti’ni Federasyon’un bir parçası saymaya ve Rusya Federasyonu Anayasası’na bağlı görmeye devam etmiş; üstelik Çeçenistan’la diplomatik ilişkilerini geliştirmek isteyen devletlere engel olma noktasında çok katı bir tutum izlemiştir. Tüm bunların yanı sıra uygulanan ambargolar ve diğer yaptırımlar neticesinde Çeçenistan ekonomisi hızlı bir çöküş sürecine girmiştir.
Kafkasya’nın da içinde bulunduğu eski SSCB alanı içerisindeki politikalarını bir dizi doktrin yayınlayarak yeniden belirleyen Rusya Federasyonu, 23 Nisan 1993 tarihinde “Rus Dış Politikasının Esasları” üzerine bir belge yayınlamış, buna ilaveten “Yakın Çevre Doktrini” olarak açıkladığı bir başka belge ile eski yayılmacılığına son vermeyeceğini, geleneksel hedeflere yönelik politikalarını değiştirmeyeceğini bir kez daha ispat etmiştir. Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı hakimiyeti altında tutma hedefinin önünde büyük bir engel olarak gördüğü ve askeri, ekonomik ve stratejik çıkarları açısından bir tehdit olarak algıladığı Çeçenistan, siyasal bağımsızlık ve İslam devleti kurma girişimlerinde başarılı olduğu takdirde orta ve uzun vadede Rus olmayan bütün cumhuriyetlerin halklarına örnek teşkil edebilirdi. Tüm bunları göz önünde bulunduran Rusya, Çeçenistan’daki emellerini gerçekleştirmek amacıyla muhalefetin de desteğiyle önce Dudayev iktidarını devirme girişimlerinde bulunmuş, bunda başarı sağlayamayınca Aralık 1994’te Çeçenistan’a askeri harekat başlatmıştır.
Dudayev hükümeti ile muhalif güçler arasında çıkan çatışmalar sonucunda Yeltsin’in direktifi doğrultusunda Grozni’yi ‘kurtarma’ ve ‘silahlı illegal birlikleri silahsızlandırma’ amacı ile başlatılan bu askeri operasyonun Çeçen tarafında yol açtığı kayıplar ciddi boyutlara ulaşmıştır. Fakat halkın topyekun direnişi ve devlet düzeyinde olmasa da bireysel olarak İslam aleminden gelen destek sayesinde Çeçenler Rusya’ya karşı galibiyet elde etmiş ve nihayetinde savaşa karşı başlangıçtaki kayıtsızlığını sürdüremeyen ABD ve Avrupa ülkeleri, Yeltsin’i barış masasına oturtma çabası içerisine girmişlerdir. Taraflar arasında barış müzakerelerinin yapılması yolunda ciddi adımların atıldığı bu dönemde devlet başkanı Dudayev, uydu telefonunu dinleyen Amerikan gizli servisi NSA’nın yerini tespit etmesi ve bulunduğu koordinatları Rus yetkililere bildirmesi sonucu düzenlenen saldırıda hayatını kaybetmiştir.
31 Ağustos 1996’da Çeçenistan adına Aslan Mashadov ve Rusya adına Aleksandr Lebed arasında imzalanan Hasavyurt Anlaşması ile Çeçenistan’ın statüsü meselesinin 31 Aralık 2001 tarihinden önce çözüme kavuşturulması karara bağlanmıştır. Savaş nedeniyle yapılamayan cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri, Ocak 1997’de uluslararası gözlemcilerin katılımıyla gerçekleşmiş ve seçimin sonucunda Ruslarla barış müzakerelerini yürüten Mashadov Çeçenistan’ın devlet başkanı seçilmiştir.
Mashadov’un Rusya ile imzaladığı barış anlaşması Çeçen sorununa kalıcı bir çözüm getirememiştir. Nitekim Rusya, Ekim 1999’da anlaşmayı ihlal ederek Çeçenistan’a yeniden saldırmıştır. Rusya, Şamil Basayev’in Dağıstan’a saldırısı karşısında meşru müdafaa hakkını kullandığını iddia etmek ve Rusya Federasyonu’nda ardı ardına patlayan bombalardan ‘uluslararası terörizmin destekleyicisi’ olarak gördüğü Çeçenistan’ı sorumlu tutmak suretiyle bu savaş ilanını uluslararası kamuoyunda haklılaştırmaya çalışmıştır.
Kuzey Kafkasya’da askeri operasyonlar başladıktan sonra siyasi arenaya çıkan, başkan vekili ve Yeltsin’in halefi Vladimir Putin, “yeniden büyük güçlü Rusya” sloganı ile ifade ettiği güç politikasının ilk sinyallerini Çeçenistan operasyonu ile vermiş, bu kararlı tutumuyla kamuoyunu etkileyerek 26 Mart 2000’de yapılan başkanlık seçimlerinden galip çıkmıştır.
11 Eylül 2001’de iki uçağın ABD’de Dünya Ticaret Merkezi’ne düzenlediği saldırı, Rusya’nın Çeçenistan’a yönelik propagandalarını uluslararası terörizm bağlamında sürdürmesine zemin hazırlamıştır. Askeri açıdan ve elinde bulundurduğu silah miktarı bakımından Çeçenistan’dan çok daha avantajlı konumda olmasına rağmen kesin bir zafer elde edemeyen Rusya, askeri hezimetini siyasi manevralarla telafi etmeye çalışmıştır. Rus yönetimi, Mart 2003’te Çeçenistan Anayasası, başkanlık seçimleri yasası ve parlamento seçimleri yasasının oylandığı bir referandum düzenlemiş ve göstermelik devlet başkanlığı seçimleri sonucunda Rus yanlısı Ahmed Kadirov’un oyların çoğunluğunu aldığını açıklamıştır.
Seçimlerin hukuka uygun yapılmaması nedeniyle hem uluslararası topluluk hem de Çeçen halkı tarafından Çeçenistan’ı temsil ettiği düşünülmeyen Kadirov’un 9 Mayıs 2004’te Grozni stadyumundaki kutlamalar sırasındaki patlama sonucunda hayatını kaybetmesiyle birlikte yerine Kremlin’in desteğini arkasına almış olan Ali Alhanov seçilmiştir. Yaş haddi nedeniyle seçimlere giremeyen Ahmet Kadirov’un oğlu Ramzan Kadirov ise yönetimi fiili olarak elinde bulundurmakta ve babasının Moskova yanlısı politikalarını devam ettirmektedir.
Çeçenlerin yasal başkanları olarak gördükleri Mashadov, savaşın Çeçenistan sınırları dışına taşmaması, sivilleri hedef almaması, “uluslararası hukuk” ve “Cenevre Konvansiyonu” çerçevesinde sadece Rus ordusuna yöneltilmesi için çaba harcamakta, buna karşı geleceklerin ve özellikle de Basayev’in savaş sonunda cezalandırılacağını söylemekte, aşırı grupları elinden geldiğince kontrol altında tutmaya çalışmaktaydı. Rusya’nın 2004 yılının Eylül ayında ülkenin güneyindeki Kuzey Osetya’ya bağlı Beslan’da bir okulun kuşatılması eyleminden ve bunu takip eden kanlı olaylardan Mashadov’u sorumlu tutmasına karşın Mashadov, sivillere yönelik her türlü saldırıyı kınadığını belirtmişti.
Mashadov’un ateşkes çağrıları ve barış planı, özellikle Avrupalı sivil toplum kuruluşlarının hükümetler üzerindeki baskıları sonucunda Batılı hükümetler tarafından da desteklenmeye başlanmış; AGİT ile Avrupa Parlamentosu şemsiyesi altında sürdürülen görüşmeler ciddi bir barış süreci başlatmıştı. Ancak 6 Mart 2005’te Mashadov’un öldürülmesiyle birlikte Rusya’yla müzakereleri sürdürecek ılımlı lider ortadan kaldırılmış ve Çeçenistan mücadelesi çok daha sert çatışmaların yaşandığı yeni bir döneme girmiştir. Mashadov’un ölümünden sonra yerine Abdülhalim Sadullayev geçmiştir. Sadullayev, Mashadov’un izinden giden bir lider olmakla beraber, ortaya çıkan otorite boşluğu ve belirsizlik nedeniyle Çeçenistan’daki çatışmalar yoğunlaşmıştır. Rusya da bunun üzerine bölgedeki birlik sayısını artırmıştır.
Buna karşın, Batılı ülkeler Çeçenistan sorununa siyasi çözüm aramak yerine konuyu Rusya’nın iç meselesi olarak görmekte ısrar ederek soruna olan ilgilerini insani yardımla sınırlı tutmakta ve Rusya ile olan siyasi ve ekonomik ilişkilerini gölgelememeye çalışmaktadır. Oysa Rusya’nın siyasi hedeflerini gerçekleştirmek için kurduğu otoriter rejim ve yıllardır sürmekte olan bir savaşın neden olduğu ekonomik, sosyal ve psikolojik sorunların ortasında kalmış olan Çeçenistan için, asırlardır verdiği mücadelenin, yapılan hukuki anlaşmaların ve bölgenin etnik yapısının göz önünde bulundurulduğu bir çözüm bulunması zorunlu gözükmektedir.
» BİR DİRENİŞ HAREKETİ OLARAK "MÜRİDİZM" Müridizm, Kafkaslar'da 16. yüzyılda etkin olarak başlayan Rus sömürgeciliğine karşı Kafkas halklarının imamlar önderliğinde sürdürdüğü direnişi besleyen dini harekettir. Yaklaşık 70 yıl süren bu hareket nedeniyle, Kuzey Kafkasya'da tam hakimiyet kurmak isteyen Çarlık Rusyası, 1864'teki büyük sürgüne değin etkin bir direnişle karşılaşmıştır. Hareketin en güçlü imamlarından Şeyh Şamil'in anlatılagelen kahramanlıkları, mücadelenin İslami boyutunu temellendirmesi açısından Çeçen mücadelesini halen besleyen güçlü bir unsurdur.
» SÜRGÜNLER DİYARI KUZEY KAFKASYA Kafkaslar'da tarih bir yandan bölünmüşlük gerçeğine, bir yandan da birlik düşüne dayalı olarak gelişmiştir. Kafkasya'nın siyasi, kültürel ve toplumsal coğrafyasının parçalı yapısı, bu bölgede hem büyük siyasi güçleri hem de yerel güçleri bir birlik gerçekleştirme düşüne yöneltmiştir.
Çeçenistan Kafkasya’nın küçük fakat jeostratejik konumu ve ekonomik kaynaklarıyla önemli bir ülkesi. Kadim bir geçmişe sahip olan Çeçenler dört asırdan uzun bir süredir Ruslara karşı bu coğrafyada varoluş mücadelesi veriyorlar. Çeçenlerle Ruslar arasında nüfus, yüzölçümü, yetişmiş asker ve diğer kaynaklar açısından bir güç asimetrisi bulunuyor. O halde denk olmayan iki güç arasında 10 yılı aşkın bir süredir devam etmekte olan savaşı nasıl açıklayabiliriz?
Çeçenler, SSCB’nin dağılmasıyla birlikte yollarını Birleşik Devletler Topluluğu’ndan ayırdılar. Bunun meşruiyetini ise SSCB anayasasından almaktaydılar. Fakat Çeçenistan’ın bağımsızlığı, Cevher Dudayev’in cumhurbaşkanı seçilmesi ve anayasanın kabulü yeni dönemde Rusya’nın Kafkasya planlarını altüst eden gelişmelerdi. Eski SSCB hinterlandına hakim olmayı kendine birincil hedef olarak belirleyen Rusya, iç politikadaki darboğazı da aşmak amacıyla Çeçenistan’a müdahale kararı aldı.
Çeçenistan’la ortak bir tarihi ve kültürel mirasa sahip Türkiye’nin sınırlarından sadece birkaç yüz kilometre uzakta yaşanan insanlık dramına kayıtsız kalması elbette ki düşünülemez. Şeyh Şamil engelinin aşılmasıyla Rusların 93 Harbi’nde Erzurum önlerine kadar geldikleri hatırlanacak olursa, Ortadoğu-Kafkasya’nın tam merkezinde yer alan Anadolu’nun etkin bir Kafkasya politikası izlemesi zorunludur.
Bu çalışma, 1994’te başlayan Çeçen-Rus Savaşı’ndan bu yana her zaman Çeçen mültecilerin yanında olan, dünyanın reelpolitik adına bu trajedinin çok uzağında kalmayı tercih ettiği bir dönemde, onların acılarını ellerinden geldiğince dindirmeye çalışan İHH İnsani Yardım Vakfı öncülüğünde hazırlandı. Dünyanın öznesi belli olmayan eylem planları sunduğu, hiçbir ihlale temenniler dışında müdahil olmadığı bir dönemde, Çeçenistan’daki hak ihlallerini konu alan bu çalışmanın büyük bir boşluğu dolduracağına inanıyoruz.
Adeta Çeçenistan’da hayata ilelebet son vermeye odaklanmış ihlaller sadece insan hayatını mahvetmekle kalmıyor, ekolojik dengeyi de altüst ediyor. Sorumsuzca kullanılan kimyasal silahlar, bombardımanlar ve radyoaktif atıklar nedeniyle sakat doğumlarda inanılmaz bir artış gözlenmekte.
Çeçenistan’da 250 bin insan hayatını kaybetti. Zira savaş başladığında bölgedeki tüm Çeçenlerin sayısı ancak bir milyondu. 1994 yılında hayatta olan her 10 Çeçenden üçü savaş ve onun getirdiği yıkım nedeniyle artık yaşamıyor. Yaralıların sayıları ise yüz binlerle ifade ediliyor. Yarım milyon Çeçen, mülteci olmanın tüm zorluklarını yaşıyor. Bugün her bir Çeçenin bir ya da daha fazla yakını artık hayatta değil. Bu insanlar büyük bir travma geçirmekte ve gün geçtikçe daha da artan baskılarla acıları katlanmakta. ‘Temizlik operasyonu’ adı altında insanlar kaçırılmakta, toplama kamplarına gönderilmekte, yargısız infazlara tabi tutulmakta. Öyle ki bazen insanlar çocuklarının ya da eşlerinin cesetlerini almak için bile binlerce dolar fidye ödemek zorunda bırakılıyor.
Gerçekten Çeçenler bütün bir toplum olarak kaderine terkedilmiş durumdalar. Başta ABD, AB ve İslam ülkeleri olmak üzere tüm dünya Çeçenistan’daki savaşı görmezden geliyor. Biz ise barış ve huzur içinde bir Kafkasya umudumuzu hiçbir zaman kaybetmeyeceğiz.
ayaklarım kanasa da dikenlerden, dar kafeslerden kurtulup, kırıp zincirlerimi yine Sana gelirim Gelmesem Sana, Sensizlikten yok olurum Yolunda ölmek için, Seni ararken, Sende tükenmek için gelirim Yalınayak, başı açık dosta kavuşmanın hayaliyle çıktım yola 'Gül'e doğru savurdu rüzgâr beni Dağın bağrındaki ateşten, kâinatı ısıtan güneşten sordum gül diyarını "Güllerin Efendisi'nden destur almak için ne lâzım" dedim O'nun adını duyunca; dile geldi dağlar ve taşlar, tebessüm etti güneş Hepsi bir ağızdan, "Teri gül kokan Gül Sultanı'ndan kabul görmek için seher kapılarının önünde kul olasın, bel kırıp boyun burasın Hakk'a yönelip el pençe divan durasın" dediler Sonra, "İnsan olana saygı duyasın, kırık gönüllerde tahtlar kurasın, yaralı gönüllere muhabbetinle merhem olasın" diye nasihatte bulundular "Hakk'ın sadık dostuna, hidayetin güneşine, inayetin gözbebeğine, rahmetin timsaline, rububiyet saltanatının dellâlına, kâinatın muallimine, Habib-i Zîşan'a ve O'nun âline ve ashabına milyon kere salât ve selâm olsun" dediler
Âh Efendim, Can Efendim, Gül Efendim!
Dosta giden çile dolu yollarda, getirdiğin huzura, nurunun aydınlığına muhtacım Bilirim kılâvuzu Sensin dosta çıkan yolların, haritası Sana emanet edilmiştir gül coğrafyasının Günahkâr bedenimi yüklenip azıksız bir heybeyle, nuruna kavuşmak ve şefaatine ulaşmak için yöneldim kapına Güneşin ağlayarak doğduğu bir vakitte, sızlanışım vardır ney misali Serin seherlerde uykularımı kaçıran hasretin vardır Seni ararken rüzgâra döktüm derdimi Sessiz bir 'âh'la kanatlandı kuşlar Ağır ağır aktı mavi bir menzile doğru bulutlar Kanayan gül yapraklarından, yaralı bülbüllerden geldi selâmı baharın
'Andım yine Seni her şey yâdımdan silindi
Hayalin gönlümün tepelerinde gezindi
Bu bir serap olsa da hafakanlarım dindi
Andım yine Seni her şey yâdımdan silindi'
Hayalini kurdum binlerce yıl uzaktan Bir tebessümüne hasret kaldı günahkâr bakışlarım Sen bir serap gibisin içimin çöllerinde; yaklaştıkça uzaklaşan, uzaklaştıkça yaklaşan ve yakan Hayalin bile serinliktir kavrulan ruhum için, hayalin bile tat verir acıyan yüreğime Adın geldiği ve ismin can olduğu zaman cümlelerimin özüne, yok olur bütün düşmanlıklar ve savaşlar İhtiyar dünya bin defa şahittir buna Hz Ömer'in öfkesi, potanda eridi Efendim Hz Vahşi, günahları için gözyaşı dökmeyi Senden aldığı nâmeyle öğrendi Gel Efendim, bir gece yarısı cesedime can olmak için gel, damarlarıma aşkınla dolmak için gel! Ah Efendim, andım yine Seni her şey yâdımdan silindi
'Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam
Ruhlar gibi yükselip de ufkunda dolaşsam
Bir yolunu bulup gönlünden içeri aksam
Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam'
Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam Aşkının odunda pervaneler gibi can verip yansam Ebediyete ayarlı kalbimi, "Ya Bâkî Ente'l-Bâkî " sırrıyla Hakk'a hediye sunsam Kalbini nasıl yarıp arındırdıysa melekler, ben de Seni rehber edinip kirlerimden arınsam Rabbim'e giden yolda dünyadan firar etsem, merhametinin gölgesine sığınsam Ürkek ceylan misali yanına sokulsam Bir yolunu bulsam, muhabbet menbaı olan gönlüne aksam Ve yanlış efendilere köle olmaktan ebediyen kurtulsam Keşke hep aşkınla oturup, aşkınla kalksam
'Anlasam vuslata ne zaman ferman gelecek
Hicranla yanan gönlüm durmadan inleyecek
İnleyip en taze hislerle hep bekleyecek
Anlasam vuslata ne zaman ferman gelecek?'
Anlasam vuslata ne zaman ferman gelecek? Beni de çağırır mı çağları delen sesin? Bir dua sonrası ay yüzünle yüzüme bakıp, "Günahkâr olsan da gel!" der misin? İçimdeki sancının adı nedir, Efendim? Nedir beni bu zamansız mekânsız hasrete çeken, bu yüreğimdeki ağırlık, bu mücrim halimle ötelere duyduğum iştiyak da ne?
Sadık dostun Ebu Bekir, öfkeye galip gelen Ömer, edep tacını giyen Osman, sırrını emanet ettiğin ilim kapısı Ali (ranhum) hürmetine, beni de kucakla şefaatinle Nerededir gönlüne akan yol? Sana vuslatın şartı can mıdır söyle? Kurban olsun canım Hakk'ın yoluna, vuslatına ferman gönder Efendim
'Kalbim bir güvercin kalbi gibi titrerken ardından
Ne olur sana ulaşmam için kanadından
Bir tüy ver, pervaz edeyim hep ardından
Kalbim bir güvercin kalbi gibi titrerken ardından'
Bedenim kafes Efendim, kalbim tutsak bir güvercin gibi titriyor kafesinde Uzaklığın çekilesi dert değil İsmini ansam gecenin ıssız saatlerinde, bir cuma sabahı uykuyu beyninden vurarak duaya dursam, gül kokan bir muştuyla gelir mi melekler? Korkuyorum bu gurbette Sensiz kalmaktan Yüreğim Sensiz karanlık, yüreğim Sensiz gece Sana doğru kayıyor gönlümün göklerinde yıldızlar Bir gece kirpiklerim kapansa; Sen, gül kokunu yüklenerek bir bahar edasıyla gelsen güneş gibi ısıtsan buzdan duygularımı Rüyalarım şeref bulsa güneşi kıskandıran cemalinle Kur'an ilmini elinden içsem ab-ı hayat misali Taif dönüşü ettiğin dua hürmetine kabul görsem tarafından, Efendim
'Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren gül
Gel o bayıltan renklerinle gönlüme dökül!
Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül
Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren gül'
Ey susuz kalanlar için parmaklarından pınarlar akan Sevgili! Yaradan, 'Habibim' demiş Sana, "Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım" diye ilân etmiş âleme Ağaçlar köklerini sökmüşler toprağın bağrından yanına gelmek için Hurma kütüğü inlemiş rıhletinin ardından Ey taşlarla bile konuşan Sevgili! Bir gün gelsen bana, ağlayan gözlerimin tâ içine sürmeli gözlerinle nazar kılsan, nurun aksa gözlerimden gönlüme Ve öylece yanarak menziline varsam
'Mecnun gibi arkanda koşan kulun olayım
Bir kor saç içime ocaklar gibi yanayım
Sensiz geçen bu acı rüyâdan kurtulayım
Mecnun gibi arkanda koşan kulun olayım'
Eğer dünya bir nefeslik dar mekânsa ve bu mekâna gelmek imtihansa kul için, Mecnun eyle beni de gerçek Leyla'ya Hubeyb gibi, Mus'ab gibi, Enes bin Nadr gibi, Ashab-ı Bedr ve Şüheda-yı Uhud gibi Candan canandan, evlâd u ıyalden geçerek Sana geleyim Şehadet olsun sensizliğin bedeli Bir kor saç ki içime, ocaklar gibi yanayım Bu can yoluna kurban olsun ve anam-babam sana feda olsun yâ RasulALLAH
'Aklım Senden uzakta kaldığı günleri saymakta
Ruhuma sisli-dumanlı bir kasvet yaymakta
Göster çehreni ki güneş guruba kaymakta
Aklım Senden uzakta kaldığı günleri saymakta'
Kalbimin çekirdeğinde inceden bir sızı; bu sızı Senden Efendim Sensizlikle imtihan etmesin beni Yaradan Sana ulaşmak zor olsa da Sana ulaşma arzusunu, Senden uzak kalma korkusunu içimden almasın Bu diyarlarda vakit dolmadan, ölüm meleği emanetini almadan, güneş guruba kaymadan vaslına ermekle müjdelesin Beni bensiz bıraksın; ama Sensiz bırakmasın
'Son demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun
Gönlüm ufkunun en taze renkleriyle dolsun
Her yanda tamburlar çalsın neyler duyulsun
Son demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun'
Ah Efendim, Can Efendim, Gül Efendim!
"Kefenimi saçlarımdan giymeye başladığım şu demde", Sana döndüm yüzümü "Zaifem, bîkesem âcizem, alîlem, medet cûyem zidergah et ilâhî" Dualarım, hep Senden yana Fidanları bile yeşertir gözyaşlarım Kapanırken bu âlemde gözlerimde perdeler, Sen tut ellerimi Öyle bir alayla gel ki beni almaya, sümbüller, nergisler, lâleler eşlik etsin endamına Her tarafta tamburlar çalsın, neyler duyulsun, rüzgâr gül kokunu kâinata savursun Ağaçlar, yapraklar bu neşveyle düğün meclisi kursun Bari son demimde ruhum huzurla dolsun Neyin eksik olur Ya Rabbim, bu da benim düğünüm olsun